Howard Gardner, Microsoft gibi, Apple gibi dünyanın bazı en büyük bilişim firmalarının kurucularının ilginç bir şekilde 1954-1955 doğumlu olduğunu vurguluyor ve bunun bir rastlantı olup olmadığını soruyor. Sovyetlerin 1957 Ekim’inde Sputnik’i uzaya fırlatarak süper güçler rekabetinde öne geçmesiyle ABD’de ortaya çıkan büyük kriz, başta eğitim olmak üzere çeşitli alanlarda köklü değişikliklerin yapılmasına sebep olmuştu. ABD, okullarına o güne kadar ayırmadığı miktarda çok kaynak ayırmaya başladı. ABD’nin, Sovyetleri geçmek için ortaya koyduğu “1960’lar bitmeden uzaya insan gönderme” hedefi, ülkede yoğun bir bilim ve teknoloji gündemi oluşturmuş ve bu gündem tüm ülkeye yayılmıştı. İşte, bugün dünyanın en büyüğü olan bilişim firmalarının kurucuları böylesine bir atmosferde ilkokula başladılar. Bazı kaynaklar, bilimin görünen yüzü “teknolojinin” son 50 yıldır gösterdiği büyük atılımı ABD’de o dönemde oluşan bu iklime bağlamaktadır. Bir futbol topu büyüklüğündeki ve tehlikeli hiçbir şey taşımayan bir uydunun yarattığı bu kriz bir anlamda Sovyetler Birliği’nin en büyük rakibini uyandırmasına neden olmuştur.

Ülke olarak kendi durumumuza şöyle bir baktığımızda ise “hızlıca uykudan kalkma” becerimizin iyi olmadığını söyleyebiliriz. Matbaaya bulunuşundan 400 yıl sonra kucak açtığımızda, birçok ülke artık sanayi dönemine girmek üzereydi. 200 yıl sonra nefes nefese sanayi dönemini yakaladık diye sevinirken, diğer ülkelerin bilgi çağına geçiş yaptığını gözden kaçırdık. Gelişmiş ülkeler artık makineleşmeden değil, makinelerin robotlaştırılmasından söz ediyorlardı. 1950’lerin sonunda Sputnik’in fırlatılmasıyla ABD’de ortaya çıkan krizin yarattığı dönüşümün benzeri 1970’lerin sonundaki PC devrimi ile tekrarlandı. Bilgisayar dünyasında meydana gelen bu devrimle otomatize edilmiş makinelerin, robotların ve bilgisayarların yapabildiği işler için insan istihdamı ihtiyacı ortadan kalktı. Gelişmiş ülkelerin eğitim sistemleri çocuklara, Dewey’in söylemiyle “yetişkinlerin belirlediği kazanımları” öğretmeye çalışmak yerine, kendi bilgilerini inşa edebilecekleri ve hayat boyu öğrenmelerine yardımcı olacak “yaratıcılık, eleştirel düşünme, işbirlikli çalışma ve problem çözme” gibi “evrensel okuryazarlık becerileri” kazandırma çalışmaları içine girdiler. Ne yazık ki Türk eğitim sistemi, 70’lerde ortaya çıkan ve 80’lerde yoğunlaşan eğitimdeki bu dönüşümü de ıskaladı.

Bilmiyorum, gelişmiş dünya bizi de trene almak için bir çabamı gösteriyor, fakat görünen o ki önümüzdeki 5-10 yıl tüm toplumlara yeni fırsatlar sunuyor. Bu fırsat özellikle bugünün 16 yaş ve altı için geçerli. Sanayi döneminde şekillenen bugünün okul/eğitim sisteminin sonuna geldik. Üzerimizdeki kıyafetlerimizden etrafımızdaki birçok eşyaya kadar entegre olmuş nanoteknolojilerle, klasik üretim süreçlerini sonlandıracak üç boyutlu yazıcılarla, her yere insansız uçabilecek drone’larla hayata dair tüm süreçleri kökünden değiştirecek teknolojiler toplumsal yapıları yeniden yapılanmaya zorlamaya başladı bile. Eğitim sistemlerinin yeni nesillere artık “makinelerin yapamadığı” işleri yapmak üzere bilgi ve beceri kazandırması gerekiyor. İşte bizim için fırsat da burada başlıyor!

Bilgisayar ve internet teknolojilerinin bireysel/sosyal hayatın ve iş dünyasının her katmanını bu kadar derin etkilediği günümüzde yeni nesillerin bu katmanlarda “değer” yaratabilmesi için sahip olmaları gereken en temel beceriler kodlama, web tasarımı, 3d tasarım ve robot üretme/kodlama gibi “bilişimle üretim” becerileri olmaktadır. Genç nesiller günümüzde bilgisayar ve türevi cihazları sadece bir eğlence ve iletişim aracı olarak görmektedirler. Hâlbuki bugünün çocuk ve gençleri ‘zihinsel alet çantaları’nda üstte sıraladığımız kodlama ve benzeri araçlara ve yine gelişmiş ülke eğitim sistemlerinin son yıllarda çok önem verdiği “girişimcilik” bilgi/becerilerini de sahip olmaları durumunda makinelerin yapamadığı yepyeni iş ve istihdam sahaları yaratabilirler.

Burada işin önemli bir bölümü biz eğitimcilerin üzerine düşüyor gibi görünüyor. Öğrencilerin okuldan bağımsız yoğun şekilde sahip olduğu ve kullandığı dizüstü bilgisayar, akıllı telefon ve tablet gibi ürünlerle hızlı internet, MIT Media Lab’dan Mitchel Resnick gibi uzmanlar tarafından “planlı eğitim” döneminin sonu olarak isimlendirilmektedir. Bunun nedeni, çok zengin çoklu ortam içeriklerine ve kaynaklarına erişebilen öğrencilerin ‘planlı bir eğitim’ süreciyle kazanabileceklerinden çok daha fazlasını öğrenebilmeleridir. Burada sözü geçen “planlı eğitimin sonu” ifadesi, öğrencilerin kendi hallerine bırakılması anlamına gelmeyip, yepyeni öğretim tasarımlarına olan ihtiyacı işaret etmektedir. Bu yeni öğretim tasarımı modellerinin, problem veya proje temelli ortamlarının da ötesinde öğrencilerin bir soruna/probleme çözüm üretmek için çaba göstermesi, zaman içerisinde ortaya koydukları çözümü beğenmeyerek onu geliştirmek üzere tekrar hareket geçmeleri ve bir anlamda sürekli ar-ge çalışmaları içerisinde olmalarını gerektirmektedir. Şu anda 16 yaş altında olan nesillerimizi ancak bu tür ortamlarda sürekli araştırma-geliştirme ve tasarlama faaliyetleriyle yeni döneme hazırlayabiliriz.

Son iki yıldır dünyada ve bu sene ülkemizde devam eden ilkokul ve ortaokul seviyelerindeki “çocuklar için kodlama” etkinlikleri ümitlerimizi tazelemektedir. Yalnız burada dikkatli olmamız gereken durum bulunmaktadır: Yeni nesillerin “bilişimle üretim” becerisi kazanması gibi önemli bir konunun, yılda sadece bir hafta göstermelik “kodlama” gibi etkinliklerle sulandırılması, zaten “eğitimde bilişim teknolojileri çok da işe yaramıyormuş” algısına sahip insanların algılarının güçlenmesine yardımcı olabilir. Böylesine olumsuz bir algı ise matbaayı ve sanayi devrimini ıskalamış bu toprakların insanlarının bir kez daha yola yayan devam etmesine sebep olabilir.

Öne Çıkan Görsel Kaynağı: http://technocation.blogspot.com.tr/2013/12/continuing-hour-of-code.html